KÖŞE YAZISI

TAHİR ŞİLKAN

“…ancak nerede olursak
olalım; insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla hiç ölünmeyecek gibi yaşanacaK…”

NAZIM HİKMET ŞİİRİNDE ÖLÜM (1)

Nazım Hikmet bugün için genç denilecek bir yaşta, 61 yaşında yaşamını yitirmiştir.

Nazım Hikmet,

” Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha
Güzelim dünya elveda
Ve merhaba kainat…”
diyerek, ölümün bir bitim değil, başlangıç olduğunu yazar.

***

Nazım, henüz 31 yaşındayken yazdığı ” Karıma Mektup” şiirinde; sürdürdüğü devrimci faaliyet nedeniyle idamının istendiğini ancak ölümden korkmadığını belleklerden
silinmeyecek güzellikte yazacaktır.
“…
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm
Fakat
emin ol ki sevgili;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nâzım’a!
…”

***

Nazım Hikmet, insanların ” bu ölümlü, bu yaşanası dünyada” “çok az misafir kaldığını” belirterek bunun nedeninin, “egemenlerin zulümle sürdürdükleri saltanatının”
bitmemesi olduğunu söyler.
‘Elleriniz ve Yalana Dair’ şiirinde; “ellerimizin balçık gibi itaatli, ellerimizin karanlık gibi kör ve ellerimizin çoban köpekleri
gibi aptal olsun ve ellerimizin isyan etmemesi için”
herkesin yalan söylediğini anlatır.

***

Nazım Hikmet her insan gibi ölmekten korktuğunu ancak ölüme inanmadığını ‘Yaşamaya Dair’ başlıklı şiirlerinde açık bir biçimde dile getirir.
Paris’te kurşuna dizilenleri anımsattığı şiirinde:

” …
gözlerin bağlı arkadan, sırtın duvarda
yahut kocaman gözlüklerin
beyaz önlüğünle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin

hem de en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde
…”
diyecektir.

‘Yaşamaya Dair’ başlıklı ikinci şiirinde, ameliyat masasında, ya da dövüşülmeye değer bir şeyler için cephede, daha ilk hücumda ölebileceğimizi, ancak nerede olursak
olalım; insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla hiç ölünmeyecek gibi yaşanacağını yineler.

***

‘Tahirle Zühre Meselesi’ şiirinde ‘Yaşamaya Dair’ başlıklı şiirlerinde ortaya koyduğu düşünceleri güçlü biçimde yineleyerek bir halk anlatısını doruğa ulaştırır.

” Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Mesela bir barikatta dövüşerek
mesela kuzey kutbunu keşfe giderken
mesela denerken damarlarında bir serumu
Ölmek ayıp olur mu?”

***
Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler başlıklı şiirinde; ölümü isteyen düşünceye karşı çıkarak, düşmana inat, yaşamak için direnmek gerektiğini öne çıkaracaktır:

” Dünyadan memleketinden insandan
umudun kesik değil diye
ipe çekilmeyip de
atılırsan içeriye
yatarsan on yıl on beş yıl
daha da yatacağından başka
sallansaydım bir ipin ucunda
bir bayrak gibi keşke
demeyeceksin
yaşamakta ayak direyeceksin
Belki bahtiyarlık değildir artık
boynunun borcudur fakat
düşmana inat
bir gün fazla yaşamak”

(DEVAMI VAR)

“…
Denize, kuma, güneşe, elmaya, yıldızlara
karışıp gitmenin zamanı geldi.”

NAZIM HİKMET ŞİİRİNDE ÖLÜM (2)

Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi yıllarında; Piraye’nin mektubu biçiminde kurguladığı bir şiirinde, ölürse, yaktırılmasını ve bir kavanoza konulmasını söyler:

” Ben
senden önce ölmek isterim
gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin…
Fedakarlığımı anlıyorsun
vazgeçtim toprak olmaktan
vazgeçtim çiçek olmaktan
…”

Aynı şiirinde daha ölümü düşünmediğini, çocuğu olacağını, ölümün kendisini korkutmadığını ancak bizim cenaze şeklimizi çok sevimsiz bulduğunu, kendisinin ölmesine kadar da bu cenaze biçiminin herhalde değişeceğini şiirleştirir.

***

Nazım Hikmet’in, en duygusal, en güzel şiirlerinden bazıları ölüm üzerinedir. Bursa Cezaevindeyken yazdığı ” Zafere Dair” şiiri bunlardan biridir. Cephede savaşırken ölen Türkistanlı yirmi bir yaşındaki bir şairin hikayesinden alındığı biçimde kurgulanan şiir.

” Günler ağır
Günler ölüm haberleriyle geliyor
Düşman haşin, zalim ve kurnaz.
Ölüyor çarpışarak insanlarımız,
Halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı.
Ölüyor insanlarımız -ne kadar çok-
sanki şarkılar ve bayraklarla
Bir bayram günü nümayişe çıktılar
Öyle genç ve fütursuz.

Günler ağır
Günler ölüm haberleriyle geliyor
En güzel dünyaları yaktık ellerimizle
Ve gözümüzde kaybettik ağlamayı…”

***
Nazım Hikmet’in son şiirlerinde ölüm düşüncesi apaçık ortaya çıkar. Neredeyse yazdığı bu dönemdeki şiirlerinin tümünde ölüme ilişkin sözcükler, dizeler yer alır.

Başlık verilmemiş 8 Eylül 1958 tarihli şiir bunlardan biridir. Nazım Hikmet şiiri, Karadeniz kıyısındaki bir dinlenme yerinde yazmıştır.

“Denize, kuma, güneşe, elmaya, yıldızlara
alışıyorum, gülüm,
iyice alışıyorum.
Denize, kuma, güneşe, elmaya, yıldızlara
karışıp gitmenin zamanı geldi.”

10 Eylül 1961’de Leipzig’de yazılan başlıksız diğer bir şiir ise, sürekli ölüm düşüncesiyle dolu yaşadığının en somut örneklerindendir.

” Geliyor sıram
ansızın atlayacağım boşluğa
ne çürüyen etimden haberim olacak
ne gözlerimin çukurunda dolaşan böceklerden
durup dinlenmeden ölümü düşüyorum
sıram yakın demek.”

***

Zaten aynı gün yazdığı başlıksız ancak çok bilinen ” Hoş geldin bebek” diye başlayan şiirinde; bebeklerin yolunu gözleyen şeyleri sıralarken bunlardan biri olan
” yürek enfarktı” nın kendisinin de yolunu gözlediğini anlatmak ister.
Kendisinin yaşama sırasını doldurduğunu ve yaşama sırasının bebekte olduğunu anlatır. Ruh hali ölümle doludur; bu ruh haliyle ertesi gün en görkemli şiirlerinden birini, “otobiyografi” yi yazar.

1951’de Türkiye’den deniz yoluyla kaçıp ölümün üstüne yürüdüğünü, 52′ de çatlak bir yürekle dört ay sırt üstü ölümü beklediğini anlattıktan sonra; ” kederden gebermekte olsa da, insanca yaşadım” diyebileceğini, belirterek; çok az kaldığını hissettiği ömründe neler yaşayacağını düşünür.

***

31 Mayıs 1962’de “yoruldum ağırlığımı taşımaktan” diye başlayan şiiri de ölümü çağrıştırır; Nisan 1963’teki ” Cenaze Merasimim” şiiri de… Vedalaşır komşuları ve arkadaşlarıyla:

” Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan
Asansöre sığmaz tabut,
merdivenlerse daracık

Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma
meraklıdır ölülere çocuklar

Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize…”

***
Nazım Hikmet’in son şiiri cebinden çıkmıştır. Vera’dan söz etmektedir; başlığı da “Vera’ya” dır.

“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene de dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm.”

MISMIL ( Öykü)

5 sınıflı köy okulunun tek öğretmeniydim. Sabah dokuzda başlayan dersler saat 3 gibi bitiyordu.
O gün, dersler bitmiş, kaldığım evde biraz dinlenip, kitap okuduktan sonra evden çıkmıştım. Karla kaplı köy sokağında, yavaş yavaş yürüyüp camiyi geçtikten sonra muhtarın evinin olduğu tarafa dönmüştüm.
On gün kadar önce, Rasimin Oğlu’nun evinin önünde, çoban köpeğinin saldırısına uğramış, öğrencilerimden birinin annesinin yetişip köpeğe bağırmasıyla ısırılmaktan kurtulmuştum.
Başımı kaldırdığımda, Hüseyin dayının pencereden dışarıya baktığını gördüm. Tam köpeğin saldırısına uğradığım yerdeydim. Yolda karşılaştığım Halil çavuş, Hidayet’in sürüsüne kurt saldırmış deyince, geçmiş olsun demek için Hidayetlerin avlusuna yöneldim. Hidayetin evinin ön çaprazında, köyün en güzel evi, büyük bir konak bulunuyordu. Boş zamanlarımda karakalem resmini yapmaya çalıştığım; çok güzel, görkemli bir konaktı.

***

Avluya girdiğimde, Hidayet sundurmanın altında, elindeki keskin bıçakla tokluyu yüzüyordu. İşini büyük bir ciddiyetle yaparken bana hoş geldin demeyi ihmal etmedi. Öğrencim olan çocukları, çoban köpekleri ve Hidayet’in karısının ölümünden sonra evlendiği kadının kardeşi olan Çoban, oldukça besili olan toklunun yüzülmesini, büyük bir dikkatle izliyordu.
Hidayet’in on yıl kadar önce evlendiği ikinci karısı evin içinde dört dönüyor, kocasının istediği leğen, kap kacak, bıçak bileyicisi gibi öteberileri getiriyordu. Hidayetten en az on beş yaş genç olan karısının hareketlerindeki ivecenlik dikkat çekiciydi.
***

Hidayet, sigarasından bir nefes çektikten sonra Çobana, toklunun yanına vardığı zaman hayvanda can olup olmadığını sordu. Çoban, o ana kadar belki de on kez cevapladığı soruyu bir kez daha bıkkın bir şekilde cevapladı: ” Enişte can yoktu, hemen besmeleyle gırtlağını kestim ama can yoktu, canavar ben yetişinceye kadar tokluyu boğazlamıştı.”

Öğrencim Samet’in babası olan köy imamının, 15- 20 gün önce söylediği sözleri hatırlayınca, bu sorgu sualin nedenini çok iyi anlamıştım.
Civar köylerden, efendi, saygılı biri olan ve on beş yıldan beri köyde görev yapan İmam, ” kesilmeden ölmüş bir hayvanın hiçbir yerinin yenilmesi caiz değildir” dedikten sonra bu konuda dört ayet, ayrıca birçok hadis bulunduğunu söylemiş ” ancak Peygamber efendimizin de buyurduğu üzere” sözlerini örnek göstererek mundar olmuş bir hayvanın derisinin kullanılabileceğini ifade etmişti.
Hacı Durmuş dayı besmelenin de çok önemli olduğunu, besmelesiz kesilen hayvanların da yenilmeyeceğini eklemiş, “mısmıl olması önemlidir hocam” diyerek, imamın sözlerinin kalıcı olmasını sağlamıştı. Hidayet’in tokluyu yüzerken gösterdiği dikkat, bu konudaki dinsel bilgiyi çok iyi bildiğini ortaya koyuyordu.

***

Hidayet, tokluyu yüzüp hayvanı büyük parçalar halinde doğradıktan sonra ellerini sabunlayıp yıkadı, karısının getirdiği havluyla ellerini kuruladıktan sonra, kızının getirdiği çayı içmeye başladı;” Ah! çoban yetişip toklu can vermeden önce bıçağı boynuna çalabilseymiş Hocam” diyerek yazıklanmasını yineledi. “‘Şimdi güzel bir kavurma yapardık, ne yapalım kısmet değilmiş ! Oğlum! uyuyor muydun sen? Nasıl o kadar yaklaşmış kurdu görmüyorsun” diye kaynına bir kez daha yüklendi. Çocuk: “enişte ben ne yapayım köpekler fark edip bağırana kadar olanlar oldu. Tüfeği ateşleyip koştum ama yetişemedim. Kaçan kurdun ardından ateş de ettim; amma vuramadım. Hemen bıçağımı çektim, amma can yoktu vallahi enişte!” deyip sustu…

Toklu yüzülürken yanımıza gelen ve askerliğini jandarma olarak yaptığı için köylülerin bu şekilde çağırdığı Halil Çavuş, bir gün Çamlı yaylasından dönerken, kendi başına da, böyle bir iş geldiğini ama kendisinin mundar olmadan keçiyi besmeleyle kestiğini anlatıp Hidayet’in yüzünü ekşitmesine neden olduysa da sonradan eklediği teselli sözleriyle sıkıntıyı dağıtmayı başardı. Ben hiç bir şey söyleyemeden, kesilip doğranmış, köpeklerin yalanıp durduğu taptaze etlere bakıyordum.
***
Kurban bayramından kurban bayramına et yiyebilen insanların birkaç saniyelik bir gecikme nedeniyle o güzel etleri köpeklere yedirecek olmasına yol açan dinsel inanışın gücüydü beni sessizleştiren.
O etlerin yenmesinin mümkün olmadığını çok iyi anlamıştım. Eğer Hidayet, o etleri çocuklarına yedirmiş olsa, bırakın köyü, çevredeki bütün köylerde, kasabada, kasaba pazarında, köyden çalışmak ve iş kurmak için gidilen büyük şehirde, bu olayın yıllarca konuşulacağını çok iyi anlamıştım.

Mundar et yenilemezdi, yenilmedi de…Kurtların sürüye saldırısını engelleyemeyen köpeklere ziyafet oldu, “mundar” toklunun güzelim etleri…

CİN DÜĞÜNÜ (Öykü)

Siz inanır mısınız bilmiyorum ama ben; cine, periye, şeytana…inanmıyordum. Ama bu konuda o kadar yalnızdım ki ne zaman cin, peri dense dımdızlak, yapayalnız orta yerde kalıyor, hem doğduğum şehirdeki tanıdıklarım hem de öğretmenlik yaptığım köydekiler, bunlara inanıyor, benim inançsızlığıma şaşıyor, şaka yaptığımı sanıyorlardı.

Biraz da bu nedenle olacak, beni bu inançsızlığımla suçlamıyor, yine de seviyorlardı. Ben bilmiyordum, belki onlar da bilmiyor, belki de biliyor, cinlere inanmayanın müslüman olmayacağını söylemiyorlardı. Kuran’da varmış, çok sonra öğrendim. O zaman söyleselerdi kendimi, köylülerin yanında nasıl savunurdum bilemiyeceğim, bu konulardaki bilgimin yetersiz olduğunu şimdi daha iyi anlıyor, daha doğru değerlendirebiliyorum.
Çocukken annemden, amcamın eşi Ayşe Abladan, komşu kadınlardan, sık sık cin, şeytan hikayeleri duyardım. “…Damda ayakta işememeliydik, gece tırnak kesmemeli, ıslık çalmamalı, “onları” çağıracak davranışlardan kaçınmalıydık. Kör Ahmet’in küçük oğlunu cin çarpmış da ağzı yüzü yamulmuş, yok Hürriyet Mahallesi’nde, Berber Hüsnü’nün kızı, cinleri görüp çok korkmuş geceleri altına kaçırıyormuş, Arabacı Musto’nun karısı korkup damdan düşmüş de, neler neler anlatılırdı…”

Bilmem korkudan, belki biraz inanma isteğinden yapılmaması istenilen şeyleri yapmaktan çekinirdim. Ama işin özünde, manevi dünyadan uzaktım, bu uzaklık; cin, şeytan, melek, peri gibi her kılıkta ve şekilde karşımıza çıkacağı söylenilenlere inanmamı engelliyordu.

***

Ankara’nın en uzak köylerinden birine tayin edilmiştim. Üniversiteye devam edebilmek için, ülkenin uzak, unutulmuş, haftanın her günü bulgur yemeği yenilen, memleketin en büyük barajının yapıldığı nehrin kıyısındaki köyden, Ankara’ya naklimi sağlamıştım.
Tayin işi öyle kolay olmamıştı, kaç sefer Ankara’ya birileriyle gidip gelmiş, Meclis’ten birilerinin aracılığını istemiştim, ama olmuyordu, sonunda Kızılay’da avukatlık yapan, rahmetli babamı tanıyan eski milletvekilinin gönderdiği Bakanlıkta, sonraları YÖK üyeliği yapacak olan Müsteşar yardımcısının karşısındayım. Odası kalabalık, beni şöyle tepeden aşağı süzdükten sonra, devam edeceğim fakültenin ismini duyunca, sormuştu müsteşar yardımcısı: ” Oğlum ne işin var O okulda, yoksa solak mısın sen?” Ter içinde kalmış, güç bela yanıtlamıştım sorusunu… “Yok efendim! çok istiyordum o okulu, ondan tayin istiyorum…”

***

Birkaç ay sonra Silahlı Kuvvetler yönetime el koymuş, ben artık tayinim olmaz derken, sağ olsun müsteşar yardımcısının tayinimi yaptırmış olduğunu öğrenmiştim. Ankara’nın içinde, bazı okullardaki depo öğretmenliğinin ardından, işte o en uzak köye tayinim yapılmıştı. Hem okuduğum okul, hem de benim düşüncelerini hiç gizleyemeyen, beceremeyen sözlerim nedeniyle solcu olduğum tüm köy tarafından öğrenilmişti. İyiydim, hoştum, efendiydim, namusluydum, çocuklarını okutuyordum amma hiç olmazsa bir cuma namazı olsun kılsam ne iyi olurdu. Cenaze namazı bile kılmıyordum ama yine de bana ilişmiyorlar, sevip sayıyorlardı.

Sohbet ediyordum köylülerle, hem köy odasında, hem de evlerine giderek, elektriksiz, gaz lambasının ışığında, çay içerken her şeylerden konuşuyorduk. Bilmiyordum ama saygısızlık da etmiyor, din mevzularına fazla girmiyordum. Köylüler için çok önemliydi oysa, köyden imam hatipten sonra tıp fakültesine giden biri vardı ama köylüler onun doktor değil, El Ezher’e gidip din adamı olmamasını eleştiriyor, tıp okumasından memnun olmadıklarını söylüyorlardı. Ben doğrusunun doktor olması olduğunu söylesem de pek ipleyen yoktu…

Sohbetler ister istemez o mevzulara gelip duruyordu, ben cin, şeytan, peri filan inanmam deyince, Hacı Durmuş Dayı köye gelirken, “Yayalar’dan aşağı kıvrıldığında düğünlerine rast gelirsen inanır mısın, inanmaz mısın o zaman görürüm ben” demişti de, gülüp geçmiştim…

***

Ankara’ya iki haftada bir gidiyor, arkadaşlarda pazar akşam üzerine kadar zaman geçiriyor, sonra Anadolu Garajı’na gidip otobüse biniyordum. O gün, arkadaşlarla biraz daha fazla zaman geçirmek, tam anımsamıyorum belki de televizyondaki maçın bitmesini beklemekten dolayı biraz gecikmiş saatte, İstanbul asfaltında, köy yolunun başında otobüsten indiğimde, soğuk ama ay parlaklığı olan bir gece başlıyordu. Daha on beş, yirmi gün önce, kurtlarla karşılaşmama ramak kalan mezarlığın yanından geçmiş, hayaller kurarak yürümeye devam ediyordum.
Y. köyünü geçip bir vakit yürüdüm, yol üzerinde, dereye inmeden önce, çok uzak da olsa öğretmenlik yaptığım köyün, açık havalarda görünen, birkaç sönük ışığını görmek için tepeden köy tarafına bakıp bakmadığımı hatırlamıyorum ama, yokuştan aşağı kıvrılırken duyduğum seslerle birden zınk diye durduğumu, bugünmüş gibi snımsıyorum.

Duyduğum sesler, şıngır mıngır sanki çalgı sesleriydi, durup derin bir sessizlikte dinlediğimde kulağıma hiçbir ses gelmemişti ama neydi o biraz önceki sesler… Gayri ihtiyari hızlı hızlı yürüdüğümü çok iyi anımsıyorum. Çünkü tam da Hacı Durmuş dayının “düğünlerine denk gelirsen, görürüm ben seni” dediği mevkideydim. Sesler artmıştı, bu okuduğum bir öyküdeki; ” bir ses gelsin de nereden gelirse gelsin” gibi sevinilecek bir ses değildi…

Korkuyla daha da hızlandım. Yol, kıvrıla kıvrıla dere kıyısına doğru indiği için mi, yoksa korkudan mı o kadar hızlandım bilmiyorum ama köye her zamankinden daha çabuk vardığımı biliyorum. Hızlanınca artan, durup dinleyince duyulmayan seslerin, üstümdeki parkanın kolundaki metallerin birbirine çarpmasından kaynaklandığını, köye varmadan dereden tepeye çıkarken anlamasam, yolun kalan kısmını yürürken rahat olur muydum bilmiyorum ama “cin düğünü” ne rast geldiğime hiç inanmadım desem yalan söylemiş olurum.

***

Cin, şeytan, peri hikayelerine bugün de inanmıyorum ama gençlik günlerinin o “cin düğününe” inanmayan halimin iki şıngır mıngır sesle nasıl sarsıldığını, o esnada bildiğim duaları okuyup okumadığımı bir hatırlasam diye belleğimi zorladığımı çok iyi biliyorum..
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, açık hava ve doğa