Köşe Yazısı

TAHİR ŞİLKAN
Tahir Şilkan

*********************************************

“Açlıktan bahsediyorsun;
Demek ki sen komünistsin.
Demek bütün binaları yakan sensin.
İstanbul’dakileri sen,
Ankara’dakileri sen…
Sen ne domuzsun, sen!”
(Ciğercinin Kedisinden Sokak Kedisine Cevap)
***
ORHAN VELİ KANIK
14 Kasım 2020, genç yaşta yaşamını yitiren Orhan Veli’nin 70. ölüm yıldönümüdür. Orhan Veli kısacık yaşamına karşın çok sevilen, beğenilen, şiirleri ezberden okunan, şarkı olarak söylenen şairimizdir. Orhan Veli, şiire, “Süleyman Efendi’nin” nasırını sokan kişidir.
“Hiçbir şeyden çekmedi dünyada/ Nasırdan çektiği kadar;/ Hatta çirkin yaratıldığından bile/ O kadar müteessir değildi./ Kundurası vurmadığı zamanlarda/ Anmazdı ama Allah’ın adını/ Günahkar da sayılmazdı./ Yazık oldu Süleyman Efendi’ye”
***
Orhan Veli;
Barıştan yanadır: “Harbe giden sarı saçlı çocuk!/ Gene böyle güzel dön/ Dudaklarında deniz kokusu/ Kirpiklerinde tuz/ Harbe giden sarı saçlı çocuk.”
Özgürlükten yanadır; “…/ Ne malda mülkte gözü var/ hür olsak der/ Eşit olsak der/İnsanları sevmesini bilir/ Yaşamayı sevdiği kadar.”
Vefalıdır; “Alnımdaki bıçak yarası/ senin yüzünden/ Tabakam senin yadiğârın/ ‘İki elin kanda olsa gel’ diyor Telgrafın/ Nasıl unuturum seni ben/ Vesikalı yârim?”
Büyük insanlıktan yanadır; “Sizin için insan kardeşlerim/ Her şey sizin için/…/ Alınlardan akan ter/ Cephelerde harcanan kurşun/ Sizin için mezarlar, kelepçeler, idam cezaları/ Sizin için/ Her şey sizin için.”
***
Şiirleri yalın, herkes tarafından anlaşılan, içten ve duygulara seslenen şiirlerdir.
Şiirlerinde, aşağıda alıntılanan düşüncesinin gereğini yerine getirmeye çalışmıştır: Geniş halk kitlelerinin beğenisini kazanmak …
Şiirlerinde, öykülerinde olduğu kadar, düşünce yazılarında, söyleşilerinde de edebiyatın halk için anlamlı olması gereğinin önemini vurgulamıştır.
“…edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesi lazım. Okur-yazarları, halka doğru götüren bir edebiyat isterim, yani edebiyatın çoğunluğa hitap etmesini istiyorum. Çoğunluk okuyup anlamalıdır, anlaması için de edebiyatta kendi meselelerinden bahsedilmesi lazım… Bugünkü dünyada çoğunluğu fakir halk teşkil ediyor. Demek ki edebiyat da onların edebiyatı olacaktır. Kahramanını onun içinden seçecek, hayatını o hayatın içinden alacak ve ara sıra onun meselesinden bahsedecektir… Bunu başarabilmenin şartlarından bir tanesi konuşulan dilden azami derecede faydalanmak suretiyle zenginleştirilmesidir, dilin zenginleşmesini sanat-edebiyat insanlarından beklemeliyiz…” ( Orhan Veli, Edebiyat üzerine konuşma, Hoşgör Köftecisi YKY- 2012)
Orhan Veli, bu düşüncesinin gereğini şiirlerinde ortaya koymaya çalışmıştır. 1945-1950 yılları arasında yazdığı şiirlerde halk şiirinin güzelliğini şiirlerine yansıtmıştır. ‘İstanbul Türküsü’ şiiri bunlardan biridir.
“İstanbul’da Boğaziçi’nde
Bir garip Orhan Veli’yim
Veli’nin oğluyum
Tarifsiz kederler içindeyim
Rumeli Hisarı’na oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum
İstanbul’un mermer taşları
Başıma da konuyor martı kuşları
Gözlerimden boşanır hicran yaşları
Edalım…
Senin yüzünden bu halim.
İstanbul’un orta yeri sinema
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne
Sevdalım…
Boynuna vebalim
İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim
Bir garip Orhan Veli’yim.”
***
Bu süreçte toplumsal sorunlara da değinen şiirler yazmaya, şiirlerinde halkın acılarını, yoksulluğu, geniş halk kitlelerinin dertlerini anlatan şiirler yazdı. ‘Kuyruklu şiir’ ve ‘Cevap’ şiirleri Orhan Veli’nin yetkin ürünleri olarak bu çerçevede düşünülecek şiirleridir.
Genç yaşta yaşamını yitirmesi, edebiyatımızın çok büyük bir kaybı olarak değerlendirilmelidir. Şiirleriyle, hep yaşayacaktır.
“Sizin için insan kardeşlerim,
Her şey sizin için;
Gece de sizin için, gündüz de;
Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı;


Sizin için postacının ayağı,
Testicinin eli;
Alınlardan akan ter,
Cephelerde harcanan kurşun;
Sizin için mezarlar, mezar taşları,
Hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları;
Sizin için;
Her şey sizin için’dir.”


********************************************

MAKSİM GORKİ 152 YAŞINDA! (1)

Toplumcu gerçekçi edebiyatın öncülerinden biri olan emekçilerin yazarı Maksim Gorki, hem Rus edebiyatının hem de Sovyet edebiyatının en büyük temsilcilerinden biridir.

28 Mart 1868’de Novgorod’da doğmuştur. Gerçek ismi Aleksey Maksimoviç Peşkov’dur.
Gorki, nakliyecilik yaρan babasını 5 yaşındayken kaybedince annesi ile birlikte dedesinin evine döner. Burada yeniden evlenen annesinin ölümünden sonra 11 yaşında tamamen öksüz kalır, anneannesi ve büyük babası tarafından Astrahan’da büyütülür.

Özellikle masalları ile büyüdüğü anneannesinin üzerinde büyük etkisi vardır. Gorki yalnızca birkaç ay okula gidebilmiştir.
8 yaşında çalışmaya başlamış, değişik işlerde çalışarak hayatı, ülkesini ve insanları tanımıştır.
Acılar, yokluklar, zorluklarla dolu bu yılları anlattığı ‘Çocukluğum’ (1913) ve ‘Ekmeğimi Kazanırken’ (1916) kitapları, dünya edebiyatının en güzel anı kitapları arasında yer alır.
Çocukluğundan itibaren çalıştığı farklı işyerlerindeki gözlemlerini çok güçlü betimlemelerle eserlerine yansıtan Gorki edebiyata öyküyle girmiştir.

***

1892 yılında Tiflis’te, Кafkasya Gazetesi’nde çalışmaya başlamıştır. Yoksullukla ve acıyla dolu hayat süɾdüğü iςin, Rusça’da ‘acı’ anlamına gelen ‘Goɾki’ takma adını kullanmaya başlamıştır.
1895’te St. Peteɾsbuɾg’da yayınlanan biɾ deɾgide çıkan Çelkaş adlı öyküsü ile tanınmıştır. Bu süreçte baskıcı Çarlık Rejimine karşı devrimci mücadele içerisinde yer almaya başlamıştır. ‘Benim Üniversitelerim’ (1923) başlıklı anı kitabında bu yılları anlatmıştır.
1906’da yazdığı ve Rus Devɾimi’ne adadığı ‘Ana’ Gorki’nin en bilinen, en çok okunan ve Ona dünyaca tanınmışlık sağlayan eseridir. ‘Ana’, çok okunmuş, çok tartışılmış ve Dünyanın her köşesinde milyonlarca gencin devrimci mücadeleye katılmasında etkili olmuş bir romandır.

***
Maksim Gorki, 1902 yılında Rusya Edebiyat Akademisi’ne seςilmiş ancak Çaɾ II. Nikola buna izin veɾmemiştir. Anton Çehov ve Vladimiɾ Koɾolenko bu tavɾı pɾotesto edeɾek Akademiden ayɾılmıştır.

Lenin, proleter biliminin geliştirilmesi ve proleterler arasında hakiki yoldaşça ilişkilerin kurulmasıyla, sanata proleter özlem ve deneyler doğrultusunda yön verilmesi gerektiğinin altını çizerek, proleter sanat ve edebiyat alanında gerçek bir otorite olan Maksim Gorki’nin Parti’ye üye olmasından onur duyacaklarını ifade eder. Maksim Gorki, Ekim Devrimin gerçekleştirecek Partinin saflarına katılmakta tereddüt etmeyecektir.

Maksim Gorki, 1902 yılında tanıştığı V.İ.Lenin’in çağrısı üzerine R.S.D.İ.P.’ne katılmasından sonra öykü, anı, roman, oyunlar dışında tartışma yazıları da yazan Devrimin önemli bir aydını olmuştur.


(DEVAMI VAR)

***
“…Parkalıydılar. Öğrencilerin çoğu parkalı. Resimlerinden bildim; Deniz Gezmiş biri. Kara kaş, kara göz, kara bıyık, yassı bir yüz, upuzun bir boy. Ayağa kalkınca kartala benziyor. Onu çok yakışıklı bulan kızların hakkı var…”
FAKİR BAYKURT DENİZ GEZMİŞ’LE NASIL TANIŞTI?
(Deniz Gezmiş’in doğum günü anısına…)

Fakir Baykurt, anılarını yazdığı ‘Özyaşam’ının 5. cildi olan ‘Bir TÖS Vardı’ da; Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) Halkla İlişkiler ve Yayım Müdürü olarak çalıştığı dönemde, Deniz Gezmiş ile nasıl tanıştığını anlatır.
Yıllar önce Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi iken 1960’lı yılların başında tanışmış olduğu, o yıllarda ODTÜ öğretim üyesi olan Yalçın Küçük ve Ergin Günçe ile sık sık öğle yemeklerinde bir araya gelip edebiyat üzerine sohbet ettiklerini, bazen kendilerine rektör Erdal İnönü’nün de eşlik ettiğini söyler.

***

Fakir Baykurt, bir gün Ergin Günçe’nin yanına gelip, “Gel bak, seni nereye götüreceğim?” dediğini, birlikte Makine Mühendisliğinin öğrenci lokaline yürüdüklerini anlatır.
“Lokale girdik; beş kişi oturuyor. Öğrenci sandım. Parkalıydılar. Öğrencilerin çoğu parkalı. Resimlerinden bildim; Deniz Gezmiş biri. Kara kaş, kara göz, kara bıyık, yassı bir yüz, upuzun bir boy. Ayağa kalkınca kartala benziyor. Onu çok yakışıklı bulan kızların hakkı var. Deniz bacak bacak üstüne atmış; ayakları yere değiyor. Recep diye bir delikanlı da orda. Fen Fakültesi önünde vuruldu sonra. Biri Ulaş, geniş, güleç yüzlü. Sonra Yusuf Aslan. Bir ara Filistin’den döndükleri fısıltısı dolaştı. Öğrenci yurtlarında konuk olarak kalıyorlar, kimse bilmiyor…”

Fakir Baykurt, Ergin Günçe’nin kendilerini tanıştırdığını, selamlaşıp, el sıkışarak oturduklarını, lokale giriş çıkışın kapalı olduğunu, Deniz’in bir işareti ile lokalde çalışan işgörenin geldiğini, Deniz’in çayın taze olup olmadığını sorduğunu, çalışan işçinin büyük bir sevgi ve saygıyla, ”tazeleriz Ağabey, sorun mu?” dediğini, Deniz’in de ”Taze çay getir hocalara” dediğini anlatır.

***

Deniz’in hastalıktan yeni kalkmış gibi solgun, hem de üzgün yüzlü olduğunu, ve sohbet sırasında sözün hemen Türkiye’de devrim’e geldiğini, Deniz’in, “koşullar elverince olur, kimse durduramaz!” dediğini, bir sessizlik olduğunu, çoktan kararı vermiş de biz caydırmaya gelmişiz gibi öfkeli baktığını anlatır.

Sonra özür diler gibi yüzünü yumuşatan Deniz’in güldüğünü, Deniz’in kendisine dönerek, “Romanlarınızı biliyorum.” dediğini, kendisinin de; bir dergide okuduğu, “Yaşar Kemal’in
‘Teneke’ romanını okuduktan sonra devrimci oldum” sözünün doğru olup olmadığını sorduğunu, Deniz’in yanıtının, “Doğru olabilir, söylemişimdir. Çünkü öyle oldu. Çok etkilendim. Küçük bir kitaptı ama beni değiştirdi.” olduğunu anlatır.

Fakir Baykurt, Deniz Gezmiş’in bu yanıtına sevindiğini kendisine söylediğini, Deniz’in de, “Yalnız onu değil, başka yazarları da okudum. Saklandığım günlerde hep okuyordum” diyerek Latin Amerikan devrimcisi Marighella’dan söz ettiğini, “kırların devrim mücadelesine katılmasının kendiliğinden değil, uzun hazırlanışa dayanan bir hareket olduğunu” söylediğini yazar.

Fakir Baykurt, Deniz’in çay parasını ne kendilerine ne de çalışan işçiye göstermeden tabağa bıraktığını, teşekkür ederek kalktıklarını söyler.

***

Fakir Baykurt, bu tanışmadan mutlu olduğunu, sonra Deniz’i uzaktan yalnız başına yürürken ODTÜ içerisinde bir kez daha gördüğünü anlatır. “Sonra süreç hızla gelişti. Banka soygunu, Amerikalı askerlerin kaçırılması ve sonrası…”


FAŞİZMİN AYAK SESLERİ AVRUPA’DA YÜKSELİRKEN…
(78.Ölüm Yıldönümünde STEFAN ZWEİG(15)

Hitler faşizminin yükselişi, Avusturya’ da da sol, sosyalist, barıştan, hümanizmden yana yazarların kitaplarının meydanlarda yakılmasının yolunu açar.
Meydanlarda, hem de memleketi Salzburg’da kitaplarının yakılması Stefan Zweig’ı büyük mutsuzluğa ve umutsuzluğa düşürecektir.

Stefan Zweig, faşizmin ayak seslerini 1933’ten itibaren duyduğunu yazar. Sığındığı her ülke (Fransa, İngiltere) işgal, bombalama, nefret ve düşmanlıkla yaşanamaz, nefes alınamaz hale gelmeye başlar…

Stefan Zweig Otobiyografisinin ‘Can Çekişen Barış’ bölümünde,1934 yılı başında Londra’ya gitmesini şu satırlarla anlatır:
“…İstediğim zaman geri dönebilirdim, sürülmemiştim, aşağılanmamıştım. Salzburg’taki evimdeki kitaplarıma henüz kimse dokunmamıştı, cebimde hala Avusturya pasaportum vardı, yurdum hala benim yurdumdu, ben hala oranın vatandaşıydım. Henüz o korkunç, yaşamayanların tahmin bile edemeyeceği, anlayamayacağı vatansızlık başlamamıştı, gözlerim açık olmasına rağmen tıpkı bir kör gibi boşlukta yolumu bulmaya çalıştığım, ayak bastığım her yerden her an, her dakika kovulacağımı bilerek yaşamak zorunda kalacağım vatansızlık günlerim başlamamıştı. Fakat yolun başındaydım…”

***

Ancak yolun devamı Zweig için katlanılmaz olacaktır. İngiltere’de süren hayatı tam bir mutsuzluğa dönüşmüştür. Kendisini tanımlarken belirttiği özellikler artık tehlikelidir. Avusturyalı ve Yahudi olmak, vebalı olmak gibidir.

“…Bugün bir hükümet sözcüsü, eski Alman ya da Avusturyalılarla ilişkide dikkatli olunmasını duyurdu; ahlak açısından tam bir aforozlanma, ömür boyu sürebilecek bir aforoz; sorun, Alman olarak mı, Yahudi olarak mı daha çok nefret edileceğim…
Öte yandan gitmek istediğim başka bir ülke de yok, tasımı tarağımı toplayıp bir kez daha iltica edecek gücüm yok… işimden, evimden kopacağım, bir uçuruma, belirsizliğe mi bırakacağım kendimi…
Sürekli bir kaçışa döndü yaşamım…Ama çevremde sürekli güvensizlik ve nefret görmeye dayanamam, hep eğilmek, hep kendimi suçlu hissetmek, hiç bu kadar karamsar, bu kadar umarsız olmamıştım…
Nereye gidebilirim?”

(DEVAMI VAR)
STEFAN ZWEİG VE EL YAZMALARI KOLEKSİYONU
(78. Ölüm Yıldönümünde Stefan Zweig (14)

“…Genç kızlar gibi imza değil, sadece çok sevdiğim yazarları daha iyi kavrayabilmek için yazarların eserlerinin müsveddelerini topluyorum. Eğer beni sevindirmek istiyorsanız eserlerinizin müsveddelerinden birkaç sayfa yollayabilirsiniz. Dostoyevski’nin ‘Ezilmişler ve Aşağılanmışlar’ ile Tolstoy’un ‘Kroyçer Sonat’ından ikişer bölümün müsveddeleri koleksiyonumda. Her ikisini de savaştan önce çok para karşılığı elde edebilmiştim. Ne kadar mutlu olurdum, sizin elinizden çıkmış birkaç sayfayı da onların yanına koyabilseydim…” (Maksim Gorki’ye Mektup, Salzburg, 29 Ağustos 1923)

Stefan Zweig, kendisinden yapacağı bir seçki için ‘Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’ adlı öyküsünü isteyen Maksim Gorki’ye yazdığı mektupta; yazar eserleri müsvedde koleksiyonu için bir eserinin müsveddesini ister. Maksim Gorki’nin öyküyü isteyen mektubuyla başlayan dostluk, Gorki’nin 18 Haziran 1936 tarihinde ölmesine kadar sürecektir. Stefan Zweig Gorki’nin ölümü üzerine Gorki Ailesine iletilmek üzere Moskova’ya çektiği telgrafta şunları yazacaktır:

“Çok sarsıldım. Dünyamızı herkesten daha insancıl ve şairane görmüş o güzel gözler sonsuza değin kapandı. Bütün içtenliği ile başsağlığı dileyen Stefan Zweig”

***

Stefan Zweig, dünyadaki en geniş elyazma (Otografi) koleksiyonuna sahip yazarların başında gelmektedir. Gorki’ye yazdığı mektupta da söz ettiği üzere, bunların bir kısmını çok büyük paralar karşılığında, açık artırmalarda (mezat) satın almıştır. 22 Şubat 1942’de,1939 Eylülü’nde evlendiği ikinci eşiyle birlikte intihar ettiği gün veda mektubuna yazdığı satırlarda intihar gerekçesi olarak sıraladıkları arasında, odak noktası olan Balzac eserini bitirebilmesi için gerekli olan kitaplarının gelmemiş olmasının da payı olduğunu yazar.

Aradığı huzur dolu yaşama kavuşmasını engelleyen hiç şüphesiz Faşizmin azgın saldırısının sürüyor olmasının yarattığı mutsuzluktur ama hiç abartmadan söylemek gerekirse kitaplığının, özellikle yaşamı boyunca büyük bir emek ve bedel ödeyerek yarattığı koleksiyonun bombardımanlarda zarar gördüğü düşüncesinin de azımsanmayacak bir önemi vardır.

***

Stefan Zweig kendisini elyazma (otografi) koleksiyoncusu olarak niteler. El yazmaları onun en büyük tutkularının başında gelmektedir. ‘Dostlarla Mektuplaşmalar’ başlığı altında kitaplaşan mektuplarda; dostlarını bilgileri dışında satışa sunulan elyazmaları konusunda uyarılarına tanık oluyoruz.

Almanların büyük şairi Rainer Maria Rilke (d. 4 Aralık 1875, Prag – ö. 29 Aralık 1926, Montrö, İsviçre ) ile 15 yıl süren mektuplaşmalardan birinde, Rilke’ye mektuplarının istismar edildiğini, kendisine gönderilen bazı kataloglarda şaire ait mektupların açık artırmada satışa sunulacağını bildirerek, yasal yollardan bunu engelleyebileceğini ifade eder.

Stefan Zweig’ın, elyazmaları ve kitapların ilk baskıları konusunda ne denli ilgili ve bilgili olduğu, bu mektuplarda açık bir biçimde ortaya çıkar. Tanınmış Avusturyalı yazar Arthur Schnitzler (15 Mayıs 1862–21 Ekim 1931) yazdığı 13 Mayıs 1921 tarihli bir mektupta, bir müzayede katalogunda yazar adına imzalanmış bir kitabın satışa çıkarıldığını ancak adına imzalanmış bir kitabı satmayacağını düşünerek yazarı uyardığı görülüyor.

***
Meydanlarda, hem de memleketi Salzburg’da kitaplarının yakılması Stefan Zweig’ı büyük mutsuzluğa ve umutsuzluğa düşürecektir.
O yıllarda karısı Friderike ile yaşadığı boşanma süreci, karşılaştığı vergi sorunları sıkıntıyı büyütecektir.
Stefan Zweig, koleksiyonundaki otografilerden 100 tanesini Avusturya Milli Kütüphanesi’ne bağışlar.
Bunun karşılığında da gayri resmi olarak Zweig’a, dört yıldır yaşadığı vergi sorununun çözüleceği sözü verilir.
Otografilerin Milli Kütüphane’ye bağışlanması ile ilgili ziyaret Zweig’ın, doğup büyüdüğü Viyana’ya son gelişi olacaktır.


Clarissa’da tüm insanlığa ama en başta sağlık emekçilerine, hekimlere sesleniliyor: “…Zafer kazanmak isteyenlerin değil hasta olanın doktora gereksinimi var. Ben doktorum, asker gibi düşünemem…” *** SAVAŞA KARŞI BARIŞIN SESİ…
(78. Ölüm Yıldönümünde Stefan Zweig (8)

Stefan Zweig, yarım kalmış ve ölümünden neredeyse 40 yıl sonra yayınlanan Clarissa’da savaş karşıtı tutumunu bütün açıklığıyla ortaya koyar. Clarissa, Zweig’ın intihar ederek yaşamına son vermeden önce üzerinde çalıştığı son kitaptır. Avusturyalı bir subayın kızı Clarissa’nın hayatını anlatır Zweig ve savaşın hem dünya hem de bireyler üzerindeki etkisini gösterir.

***

Clarissa’da, Clarissa’nın yanında çalıştığı Doktor Hofrat Silberstein’e şunları söyletir: “…Şimdi başka bir yüzyıldan ya da başka bir ulustan geliyormuş gibi kendini tecrit etmek mümkün değildir. İnsan zorla tarafsız kalamaz.

Savaşla ilgili normal ve insancıl bir görüşe sahip olabilmek için tek bir olasılık vardır. Savaşın farkında olmak ve savaşı kendileri asla cephede bulunmamış savaş çığırtkanlarından dinlememek…”

***

Oğlu da Avusturya ordusunda asker olan Psikiyatri Doktoru Silberstein cepheye sağlık hizmetlerinde çalışmak için görevli gidecek olan Clarissa’ya konuşur:
“…Cephede savaşın neden olduğu ruhsal bozukluklarla ilgili gözlemlerinizin bazılarını not ederseniz bana kartotekte olduğundan çok daha büyük yardımınız dokunur…

Sizin kadar yararlı olmayı isterdim; bir tek insana yardım etmek insanlık denen şeye yardım etmekten daha akıllıca görünüyor; ayrıca insanlık dememek gerekir, savaş insanlığa yakışmıyor.

Aslında bir general kızıyla böyle konuşmamalıyım, belki de meslektaşlarım gibi savaş broşürleri ve makaleler yazmalıyım.
Ne yapayım aptalca bir fikre saplanmışım; o da savaşın bir suç ve aptallık olduğudur…
Benim için Fransız’ı, Rus’u ya da Avusturya’lısı yoktur. Düşman kan hücrelerine dayanılarak tespit edilemez…
Ben yalnızca hasta birine yardım edebilirim. Zafer kazanan insanlığın değil, hasta olanın doktora ihtiyacı vardır.
Ben doktor olarak asker gibi düşünemem…”

***

Stefan Zweig, Clarissa romanında, Birinci Dünya Savaşı arifesinde Avusturya’lı Clarissa ile Fransız Leonard arasındaki kısa süren ancak heyecanı, tutkusu, doyumsuz uyumu ve şiirselliği ile yıllara bedel bir aşkı da anlatır. Aşkın değil ama mutlu birlikteliğin sona ermesinin nedenini kitabı okumadan anlamış olmanız gerekir: Savaş… Birinci Dünya Savaşı…

***
Clarissa, okuduğunuzda, yarım kalmış olmasından üzüntü duyacağınız romanlardan biri.


================================================================
“Umudumu hiç ama hiç yitirmedim. Acılarıma ezdirmedim. Şiirlerimin bir kıyıcığında da saklı tuttum. Acı varsa onu duymak başka, acıya yenik düşmek başka. Acıya yenik değiliz ne ben ne de şiirim.”

GÜLTEN AKIN
(4. ölüm yıldönümünde derin saygıyla…)

Şiirimizin yüreği sevgi dolu ablası Gülten Akın’ı 4 Kasım 2015’te 82 yaşındayken yitirmiştik. Şiirimize hem içerik hem de biçimde anlamlı bir katkı yapmış şairlerdendir. Ankara Hukuk Fakültesini bitirdikten bir yıl sonra kaymakam Yaşar Çankoçak’la evlenmiştir.(1956) Eşinin görevi dolayısıyla gittikleri kasabalarda avukatlıktan çok öğretmenlik yapmıştır.

***

Fakir Baykurt, ‘Özyaşam’ başlıklı anılarının ‘Köşe Bucak Anadolu’ adını taşıyan 4. cildinde, Gülten Akın’la Şavşat’ta 1960 öncesinde kesişen hayatını, ‘Şavşatlı Irazca’ başlıklı bölümde anlatır.

Kura çekiminde Şavşat’a ortaokul öğretmeni olarak atanan Fakir Baykurt, Şavşat kaymakamının tayini çıkıp gitmesinden sonra, kendisinin Şavşat artık kaymakamsız kalır diye düşündüğünü, ancak öyle olmadığını ve önceki görev yerlerinden sürgün edilen kaymakamla eşinin Şavşat’a geldiği günleri şöyle anlatır:

“…yeni kaymakamı verdiler. Kaymakam benim düşte göremeyeceğim biri. Gülten Akın Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken sevisi basan Yaşar Çankoçak! Tansıklık gibi bir atama bu. Elbet Gülten de geldi! Şavşat’ta buluşmak üçümüzü de şaşırttı.

Yaşar’ın da, Gülten’in de ne can insanlar olduğunu orda daha iyi anladım. Yaşar okula geldi ben hoşgeldine varmadan. Ankara’da Muhtar Enata’yı görmüş. Bana sözü de vardı: Yücel (Dergisi)’in eski sayılarını bulacaktı. İstanbul’da depolardan aratmış. Bulduğunu yollamış Yaşar’la. Ankara’dan Şavşat’a az uz yük değil. Taşımış. ” Vereyim sana onları ama önce ben okuyayım!” dedi. İki gün sonra da Gülten buyurdu okula. Boş geçen derslerimiz çok. Bunların on iki saatini aldı. Yaşar da üstlendi biraz. İkisi de üniversite bitirmiş. Bahaneyle sık sık görüşüyoruz okulda…”

***

Gülten Akın 1970’li yıllardan itibaren ülkenin her köşesini gezip görmesinden gelen bir birikimle, toplumcu bir yönelişle emekçilerin ve halkın taleplerine sahip çıkmış, şiirinde bunu yansıtmıştır.

Şiirlerinde halk kültüründen yararlanan Gülten Akın, şiir üzerine yazılarını bir araya getiren “Şiiri Düzde Kuşatmak” (1983) kitabında, halk kaynağına inme isteğini, “halkta var olan öz ve biçimi diyalektik olarak yükseltmek, şiiri yükseltirken halkın yaşamının ve yaşam biçimlerinin yükselmesine yardımcı olmak” sözleriyle açıklar.

Şiire hem şair hem de kuram yazılarıyla 65 yıl hizmet eden Gülten Akın’ın şiirleri İngilizce, Almanca, Flamanca, Danca, İtalyanca, Bulgarca, Lehçe, İspanyolca ve İbraniceye çevrilmiştir.
Gülten Akın ve şiiri üzerine pek çok akademik araştırma yapılmıştır. İlk şiir kitabı “Rüzgar Saati” 1956 yılında yayınlanan Gülten Akın’ın “Beni Sorarsan” adlı son şiir kitabı ise 2013’te yayınlanmıştı.

“Beni sorarsan
Kış işte
Kalbin elem günleri geldi
Dünya evlere çekildi, içlere
Sarı yaseminle gül arasında
Dağların mor baharıyla
Sis arasında
Denizle göl arasında
Yanımda kediler, kuşlar
Fikrimden dolaşıyorum
…”

***

Gülten Akın’ın ‘Uzun Yağmurlardan Sonra’, ‘Deli Kızın Türküsü’ ve ‘Büyü’ olmak üzere çok sayıda şiiri bestelenmiştir. 12 Eylül faşist darbecilerince genç yaşta idam edilen Erdal Eren için yazılan “Büyü’, Grup Yorum başta olmak üzere çok sayıda sanatçı tarafından seslendirilmiştir.

“BÜYÜ

Büyü de baban sana,
Büyü de büyü
Acılar alacak yokluklar alacak,
Büyü de baban sana

Büyü de baban sana,
Büyü de büyü
Bitmez işsizlikler, açlıklar alacak,
Büyü de baban sana

Büyü de baban sana,
Büyü de büyü
Baskılar, işkenceler,
Kelepçeler, gözaltılar,
Zindanlar alacak

Büyü de baban sana,
Büyü de büyü
Büyüyüp de on yedine geldiğinde,
Baban sana idamlar alacak…”
***
1972’de Ankara’ya yerleştikten sonra Türk Dil Kurumu’nda çalışmıştır. Sonrasında uzun yıllar İnsan Hakları Derneği, Halkevleri, Dil Derneği gibi demokratik kitle örgütlerinde çalışma yürütmüştür.
Beş çocuğu olan Gülten Akın, ülkemizin önde gelen insan hakları savunucularından biriydi.

“…

Haksızlık nerde olursa olsun
Zulüm nerden gelirse gelsin
Barışla, sevdayla olmayacaksa
Ey gerçek sesimiz, ey büyük kavga
Yankılan dağdan dağlara
Yankılan dağdan dağlara”

(Gülten Akın- Oğlanın Türküsü)

***

Şiiri insanla insan, insanla dünya arasındakini seçerek başka bir düzleme aktarıp yeniden kuran bir olgu olarak değerlendiren Gülten Akın, şiiri; “hedefe doğru giden bir ok” olarak niteler. Şiiri, nesnel dayanağı olan coşkulu bir söylem, güçlü bir iletişim aracı olarak niteleyen Akın, şiir, “yeniden düzenlenmesi gereken yaşama, dünyaya usla karşı çıkış, başkaldırıdır” diyor.

“…

Ölenler ve kalanlar seni bağışlamayacaklar
Duyuyor musun yüreğim
unutma sakın unutma
bağışlama sakın
sakın düşmanını sevme
sakın susma
bekle büyük kavgayı bekle
anlıyor musun yüreğim”

Ölümünün 4. yıldönümünde, ülkesine ve halkına olan inancını ve güvenini yansıtan “Biriken” şiirinden dizelerle bitirelim.

“…

Her şey birikir
Gösteren parmaklar, gören gözler
Susan konuşan birikir
Yargılarlar davasız dosyasız
Silahsız sözcüksüz kansız kavgasız
Dağ mı değil, ova mı
Kent mi alan mı, değil
Bir ülke insan birikir”


“… Sendika başkanı kendisine “hesaplı” diyerek 1milyon 300 bin TL’lik otomobil aldı…” (Gazeteler) *** SARI İT (REŞAT ENİS ROMANLARI (2)

“…
Buz gibi bir soğuk havada, fabrika önünde işten atılan işçiler
taleplerini haykırıyorlar:
–Azimliyiz, hakkımızı alacağız…
-Ölürüz de haklarımızı çiğnetmeyiz…
–Sömürücülüğe paydos…
–Sosyal adalet istiyoruz…
–Hak istedik, işten atıldık…
-Sömürüye Hayır!..
–Çocuğumuzun nafakasını yedirtmeyiz…
Yüzlerce işçi de, makineleri başında oturma grevindeler. İşten atılan on işçi de çoluk çocuklarıyla fabrika önünde nöbetteler…”

***

Reşat Enis, edebiyatımızın işçi- sendika ilişkilerinin ilk defa, güçlü biçimde anlatan, ‘Sarı İt’ romanıyla da unutulmayacaktır.
İşçilerin güçlükle başardığı örgütlenme çabalarının, patron yanlısı “sarı” sendikacılar eliyle nasıl başarısızlığa sürüklendiğinin romanıdır: ‘Sarı İt’…
‘Sarı İt’, 1960’lar Türkiyesi’nde işçilerin ülke yaşamında etkinliğinin arttığı, sendikaların güçlendiği bir dönemi anlatır. Romanda; işçilerin çalışma koşulları, işçi- sendika ilişkileri, işçilerin yaşadığı kenar mahalleler, işçilerin aile, arkadaş ilişkileri, aşkları, ihanetleri yalın ve akıcı bir dille anlatılır.

Patronlar işçileri işyeri huzurunu bozdukları için şikayet etmişler, sendika baştemsilcisi ve on işçi “fabrika içinde düzeni bozdukları” için savcılıkta ifade vermektedir.
İşçiler gazetelerin kendi grevini yazıp yazmadığını merak etmektedir. Aydın bir işçi arkadaşlarının umudunu söndürecektir.

“–Yazmaz bizi gazeteler”, der.
İşçiler sorar: “Niçin yazmaz?

–İşverenin, bu fabrika gibi daha elli işyeri var…
—Eeee…
—Patron, binlerce reklam parası öder bu gazetelere…Bu gazetelerin sahipleri de bizim patron gibidir. İşçinin ekmeğini değil, kasalarına girecek parayı düşünür…Keser mi herifçioğulları bindikleri dalı?..”

***

‘Sarı İt’ romanında, “Afrodit Buhurdanında Bir Kadın” romanında olduğu gibi, roman kurgusunda tesadüfler önemli rol oynar.
Ama, Reşat Enis, ülkemiz sendikacılığına ilk yıllardan itibaren giren “sarı sendikaları ve sendikacıları” bütün açıklığıyla, gerçekliğiyle gözler önüne serer. Bunu gösteren satırlarla bitirelim. Anlatılan işçilerimizin altmış, yetmiş yıllık hikayesidir.

İşçiler direnişi sürdürürler; Sendika işçilerin direnişinin yanındadır. Boğaz hattındaki büyük fabrikadaki grev başarıya ulaşmak üzeredir.
Ama, bir gün beklenmedik bir şey olur.

Sendika başkanı. sendika binasında; yönetim kuruluna, hukuk müşavirlerine, organizatörlere, “grevi sürdüremeyeceğiz…” der. “…Paramız kalmadı, grevci işçilere destek olmamızın şartları kalmadı…”

Sendika yöneticilerinden biri Sendika başkanına seslenir:

“…Ne diyeceğiz işçiye, başkan? Günlerce Karadeniz’in rüzgarı önünde çivi kesen, evine bir dilim ekmek götüremeyen işçilere ne diyeceğiz?..” Grevi durdurmak için ne sebep göstereceğiz?”

Sendika başkanının yanıtını, gazetelerde okumuşsunuzdur…

“…Milli menfaatlere aykırı diyeceğiz…Bu fabrikanın durması ile yurt da zarar uğruyor diyeceğiz…Diyeceğiz…diyeceğiz…Ta ki işçiyi inandırıncaya kadar….”



“Aşık Veysel’in gözlerinin görenlerden çok daha fazla dünya gerçeklerini, ülke gerçeklerini, insan gerçeğini gördüğünü belirtmek boyun borcudur.”

AŞIK VEYSEL (4)
(46. Ölüm Yıldönümünde saygıyla…)

Fakir Baykurt, ‘Özyaşam’ başlıklı anılarının “Dost Yüzleri” başlıklı 8. cildinde, yaşamında iz bırakan dostlarını anlatır. Bu dostlardan biri Aşık Veysel’dir. Çocukluğunda gramofonda dinleyip sevdiği Aşık Veysel’in türkülerini Gönen Köy Enstitüsü(Isparta)’de radyodan dinlemeye başlamış daha çok sevmiştir.

Aşık Veysel’in şiirlerinde felsefi derinlik olduğunu söyleyen Fakir Baykurt, geleneğin gücünün önemine dikkat çeker. Geleneğin, yeni kültür ve eğitimle genç kuşaklara aktarılması gerektiğini savunan Fakir Baykurt, “bu aşılanma geleneğe ‘dirilik’ kazandırır” tespitini yapar.

***
Aşık Veysel’in İsmail Hakkı Tonguç tarafından Köy Enstitülerine saz ustası olarak alındığını ve pek çok Enstitüde saz dersi verdiğini, ancak kendi eğitim gördüğü Enstitüye gelmemesinden üzüntülü olduğunu söyleyen Fakir Baykurt, Çifteler Köy Enstitüsü’de yaşanan bir olayı aktarır. Çifteler Köy Enstitüsü’de Raşit isimli bir çalışanın sık sık Veysel’e takılıp
“Bire Veysel! Herkeslere şiir yazdın, bir de benim için yazsana…” Raşit bir kaç kez üsteleyince, sonunda yazar Aşık Veysel:

Raşit çoktur adın gibi

Hiç tat yoktur tadın gibi

Yontulmadık odun gibi

Uzatmışsın boy Raşit

Raşit kendi istediği için yazılan şiir üzerine düşünmeye başlamış. ” Bu adamın gözü kör, uzun’u kısa’yı nasıl bilir? Benim boyumun uzun olduğunu nerden biliyor?” Sorar Aşık Veysel’e, boyunun uzun olduğunu nerden biliyor diye…

Aşık Veysel’in yanıtı çarpıcıdır, yıllar yılı dillerde dolaşır:
“Nasıl bilmem; sesin çok yokardan geliyor!”

***

Yazısında, Aşık Veysel’le tanışmalarından, Sivralan köyünde ziyaretinden, Sivas’ta, Hafik’te konuk etmesinden söz eden Fakir Baykurt, Köy Enstitülerindeki saz öğretmenliğinin Aşık Veysel’i etkilediğini, birbirinden güzel aydınlık şiirler yazmasına vesile olduğunu yazar.

Aşık Veysel’in “bülbül ile güle” şiir yazıp “diken”i görmediğini belirtip eleştirildiğini belirten Fakir Baykurt, her şairden halkın muhalefetini keskin sözlerle dile getirmesini beklemenin doğru olmadığını söyler.

Sanatın özgürlük istediğini belirten Fakir Baykurt, “Aşık Veysel gibi yazan da olur, Mahzuni gibi yazan da. Nazım Hikmet gibi yazan da olur, Orhan Veli gibi de.
Yıllar yılı Orhan Veli’yi düzene karşı çıkmadılar diye eleştirdiler ama pek çok şiir ve yazısında düzene yönelik eleştiri yaptığını görmezden geldiler” der.
Önemli olanın nitelikli sanat yapmak suretiyle halkın muhalefetini dile getirmek olduğunu söyleyen Fakir Baykurt, başka ulusların yüzlerce yıl önce tartışıp bitirdiği konuları tartışmanın anlamlı olmadığını, ” Aşık Veysel’in kusurlarını araştırmak yerine erdemleri tanısak ve tanıtsak çok daha iyi olur” diye yazar.

Bu gibi tartışma yapanlar için Aşık Veysel’in yazdığı bir dizeyi örnek gösterir, Fakir Baykurt:

” Kafan çürük ise girme dövüşe!”

Aşık Veysel’in gözlerinin görenlerden çok daha fazla dünya gerçeklerini, ülke gerçeklerini, insan gerçeğini gördüğünü belirtmek boyun borcudur.

“…ancak nerede olursak
olalım; insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla hiç ölünmeyecek gibi yaşanacaK…”

NAZIM HİKMET ŞİİRİNDE ÖLÜM (1)

Nazım Hikmet bugün için genç denilecek bir yaşta, 61 yaşında yaşamını yitirmiştir.

Nazım Hikmet,

” Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha
Güzelim dünya elveda
Ve merhaba kainat…”
diyerek, ölümün bir bitim değil, başlangıç olduğunu yazar.

***

Nazım, henüz 31 yaşındayken yazdığı ” Karıma Mektup” şiirinde; sürdürdüğü devrimci faaliyet nedeniyle idamının istendiğini ancak ölümden korkmadığını belleklerden
silinmeyecek güzellikte yazacaktır.
“…
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm
Fakat
emin ol ki sevgili;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nâzım’a!
…”

***

Nazım Hikmet, insanların ” bu ölümlü, bu yaşanası dünyada” “çok az misafir kaldığını” belirterek bunun nedeninin, “egemenlerin zulümle sürdürdükleri saltanatının”
bitmemesi olduğunu söyler.
‘Elleriniz ve Yalana Dair’ şiirinde; “ellerimizin balçık gibi itaatli, ellerimizin karanlık gibi kör ve ellerimizin çoban köpekleri
gibi aptal olsun ve ellerimizin isyan etmemesi için”
herkesin yalan söylediğini anlatır.

***

Nazım Hikmet her insan gibi ölmekten korktuğunu ancak ölüme inanmadığını ‘Yaşamaya Dair’ başlıklı şiirlerinde açık bir biçimde dile getirir.
Paris’te kurşuna dizilenleri anımsattığı şiirinde:

” …
gözlerin bağlı arkadan, sırtın duvarda
yahut kocaman gözlüklerin
beyaz önlüğünle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin

hem de en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde
…”
diyecektir.

‘Yaşamaya Dair’ başlıklı ikinci şiirinde, ameliyat masasında, ya da dövüşülmeye değer bir şeyler için cephede, daha ilk hücumda ölebileceğimizi, ancak nerede olursak
olalım; insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla hiç ölünmeyecek gibi yaşanacağını yineler.

***

‘Tahirle Zühre Meselesi’ şiirinde ‘Yaşamaya Dair’ başlıklı şiirlerinde ortaya koyduğu düşünceleri güçlü biçimde yineleyerek bir halk anlatısını doruğa ulaştırır.

” Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Mesela bir barikatta dövüşerek
mesela kuzey kutbunu keşfe giderken
mesela denerken damarlarında bir serumu
Ölmek ayıp olur mu?”

***
Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler başlıklı şiirinde; ölümü isteyen düşünceye karşı çıkarak, düşmana inat, yaşamak için direnmek gerektiğini öne çıkaracaktır:

” Dünyadan memleketinden insandan
umudun kesik değil diye
ipe çekilmeyip de
atılırsan içeriye
yatarsan on yıl on beş yıl
daha da yatacağından başka
sallansaydım bir ipin ucunda
bir bayrak gibi keşke
demeyeceksin
yaşamakta ayak direyeceksin
Belki bahtiyarlık değildir artık
boynunun borcudur fakat
düşmana inat
bir gün fazla yaşamak”

(DEVAMI VAR)

“…
Denize, kuma, güneşe, elmaya, yıldızlara
karışıp gitmenin zamanı geldi.”

NAZIM HİKMET ŞİİRİNDE ÖLÜM (2)

Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi yıllarında; Piraye’nin mektubu biçiminde kurguladığı bir şiirinde, ölürse, yaktırılmasını ve bir kavanoza konulmasını söyler:

” Ben
senden önce ölmek isterim
gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin…
Fedakarlığımı anlıyorsun
vazgeçtim toprak olmaktan
vazgeçtim çiçek olmaktan
…”

Aynı şiirinde daha ölümü düşünmediğini, çocuğu olacağını, ölümün kendisini korkutmadığını ancak bizim cenaze şeklimizi çok sevimsiz bulduğunu, kendisinin ölmesine kadar da bu cenaze biçiminin herhalde değişeceğini şiirleştirir.

***

Nazım Hikmet’in, en duygusal, en güzel şiirlerinden bazıları ölüm üzerinedir. Bursa Cezaevindeyken yazdığı ” Zafere Dair” şiiri bunlardan biridir. Cephede savaşırken ölen Türkistanlı yirmi bir yaşındaki bir şairin hikayesinden alındığı biçimde kurgulanan şiir.

” Günler ağır
Günler ölüm haberleriyle geliyor
Düşman haşin, zalim ve kurnaz.
Ölüyor çarpışarak insanlarımız,
Halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı.
Ölüyor insanlarımız -ne kadar çok-
sanki şarkılar ve bayraklarla
Bir bayram günü nümayişe çıktılar
Öyle genç ve fütursuz.

Günler ağır
Günler ölüm haberleriyle geliyor
En güzel dünyaları yaktık ellerimizle
Ve gözümüzde kaybettik ağlamayı…”

***
Nazım Hikmet’in son şiirlerinde ölüm düşüncesi apaçık ortaya çıkar. Neredeyse yazdığı bu dönemdeki şiirlerinin tümünde ölüme ilişkin sözcükler, dizeler yer alır.

Başlık verilmemiş 8 Eylül 1958 tarihli şiir bunlardan biridir. Nazım Hikmet şiiri, Karadeniz kıyısındaki bir dinlenme yerinde yazmıştır.

“Denize, kuma, güneşe, elmaya, yıldızlara
alışıyorum, gülüm,
iyice alışıyorum.
Denize, kuma, güneşe, elmaya, yıldızlara
karışıp gitmenin zamanı geldi.”

10 Eylül 1961’de Leipzig’de yazılan başlıksız diğer bir şiir ise, sürekli ölüm düşüncesiyle dolu yaşadığının en somut örneklerindendir.

” Geliyor sıram
ansızın atlayacağım boşluğa
ne çürüyen etimden haberim olacak
ne gözlerimin çukurunda dolaşan böceklerden
durup dinlenmeden ölümü düşüyorum
sıram yakın demek.”

***

Zaten aynı gün yazdığı başlıksız ancak çok bilinen ” Hoş geldin bebek” diye başlayan şiirinde; bebeklerin yolunu gözleyen şeyleri sıralarken bunlardan biri olan
” yürek enfarktı” nın kendisinin de yolunu gözlediğini anlatmak ister.
Kendisinin yaşama sırasını doldurduğunu ve yaşama sırasının bebekte olduğunu anlatır. Ruh hali ölümle doludur; bu ruh haliyle ertesi gün en görkemli şiirlerinden birini, “otobiyografi” yi yazar.

1951’de Türkiye’den deniz yoluyla kaçıp ölümün üstüne yürüdüğünü, 52′ de çatlak bir yürekle dört ay sırt üstü ölümü beklediğini anlattıktan sonra; ” kederden gebermekte olsa da, insanca yaşadım” diyebileceğini, belirterek; çok az kaldığını hissettiği ömründe neler yaşayacağını düşünür.

***

31 Mayıs 1962’de “yoruldum ağırlığımı taşımaktan” diye başlayan şiiri de ölümü çağrıştırır; Nisan 1963’teki ” Cenaze Merasimim” şiiri de… Vedalaşır komşuları ve arkadaşlarıyla:

” Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan
Asansöre sığmaz tabut,
merdivenlerse daracık

Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma
meraklıdır ölülere çocuklar

Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize…”

***
Nazım Hikmet’in son şiiri cebinden çıkmıştır. Vera’dan söz etmektedir; başlığı da “Vera’ya” dır.

“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene de dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm.”

MISMIL ( Öykü)

5 sınıflı köy okulunun tek öğretmeniydim. Sabah dokuzda başlayan dersler saat 3 gibi bitiyordu.
O gün, dersler bitmiş, kaldığım evde biraz dinlenip, kitap okuduktan sonra evden çıkmıştım. Karla kaplı köy sokağında, yavaş yavaş yürüyüp camiyi geçtikten sonra muhtarın evinin olduğu tarafa dönmüştüm.
On gün kadar önce, Rasimin Oğlu’nun evinin önünde, çoban köpeğinin saldırısına uğramış, öğrencilerimden birinin annesinin yetişip köpeğe bağırmasıyla ısırılmaktan kurtulmuştum.
Başımı kaldırdığımda, Hüseyin dayının pencereden dışarıya baktığını gördüm. Tam köpeğin saldırısına uğradığım yerdeydim. Yolda karşılaştığım Halil çavuş, Hidayet’in sürüsüne kurt saldırmış deyince, geçmiş olsun demek için Hidayetlerin avlusuna yöneldim. Hidayetin evinin ön çaprazında, köyün en güzel evi, büyük bir konak bulunuyordu. Boş zamanlarımda karakalem resmini yapmaya çalıştığım; çok güzel, görkemli bir konaktı.

***

Avluya girdiğimde, Hidayet sundurmanın altında, elindeki keskin bıçakla tokluyu yüzüyordu. İşini büyük bir ciddiyetle yaparken bana hoş geldin demeyi ihmal etmedi. Öğrencim olan çocukları, çoban köpekleri ve Hidayet’in karısının ölümünden sonra evlendiği kadının kardeşi olan Çoban, oldukça besili olan toklunun yüzülmesini, büyük bir dikkatle izliyordu.
Hidayet’in on yıl kadar önce evlendiği ikinci karısı evin içinde dört dönüyor, kocasının istediği leğen, kap kacak, bıçak bileyicisi gibi öteberileri getiriyordu. Hidayetten en az on beş yaş genç olan karısının hareketlerindeki ivecenlik dikkat çekiciydi.
***

Hidayet, sigarasından bir nefes çektikten sonra Çobana, toklunun yanına vardığı zaman hayvanda can olup olmadığını sordu. Çoban, o ana kadar belki de on kez cevapladığı soruyu bir kez daha bıkkın bir şekilde cevapladı: ” Enişte can yoktu, hemen besmeleyle gırtlağını kestim ama can yoktu, canavar ben yetişinceye kadar tokluyu boğazlamıştı.”

Öğrencim Samet’in babası olan köy imamının, 15- 20 gün önce söylediği sözleri hatırlayınca, bu sorgu sualin nedenini çok iyi anlamıştım.
Civar köylerden, efendi, saygılı biri olan ve on beş yıldan beri köyde görev yapan İmam, ” kesilmeden ölmüş bir hayvanın hiçbir yerinin yenilmesi caiz değildir” dedikten sonra bu konuda dört ayet, ayrıca birçok hadis bulunduğunu söylemiş ” ancak Peygamber efendimizin de buyurduğu üzere” sözlerini örnek göstererek mundar olmuş bir hayvanın derisinin kullanılabileceğini ifade etmişti.
Hacı Durmuş dayı besmelenin de çok önemli olduğunu, besmelesiz kesilen hayvanların da yenilmeyeceğini eklemiş, “mısmıl olması önemlidir hocam” diyerek, imamın sözlerinin kalıcı olmasını sağlamıştı. Hidayet’in tokluyu yüzerken gösterdiği dikkat, bu konudaki dinsel bilgiyi çok iyi bildiğini ortaya koyuyordu.

***

Hidayet, tokluyu yüzüp hayvanı büyük parçalar halinde doğradıktan sonra ellerini sabunlayıp yıkadı, karısının getirdiği havluyla ellerini kuruladıktan sonra, kızının getirdiği çayı içmeye başladı;” Ah! çoban yetişip toklu can vermeden önce bıçağı boynuna çalabilseymiş Hocam” diyerek yazıklanmasını yineledi. “‘Şimdi güzel bir kavurma yapardık, ne yapalım kısmet değilmiş ! Oğlum! uyuyor muydun sen? Nasıl o kadar yaklaşmış kurdu görmüyorsun” diye kaynına bir kez daha yüklendi. Çocuk: “enişte ben ne yapayım köpekler fark edip bağırana kadar olanlar oldu. Tüfeği ateşleyip koştum ama yetişemedim. Kaçan kurdun ardından ateş de ettim; amma vuramadım. Hemen bıçağımı çektim, amma can yoktu vallahi enişte!” deyip sustu…

Toklu yüzülürken yanımıza gelen ve askerliğini jandarma olarak yaptığı için köylülerin bu şekilde çağırdığı Halil Çavuş, bir gün Çamlı yaylasından dönerken, kendi başına da, böyle bir iş geldiğini ama kendisinin mundar olmadan keçiyi besmeleyle kestiğini anlatıp Hidayet’in yüzünü ekşitmesine neden olduysa da sonradan eklediği teselli sözleriyle sıkıntıyı dağıtmayı başardı. Ben hiç bir şey söyleyemeden, kesilip doğranmış, köpeklerin yalanıp durduğu taptaze etlere bakıyordum.
***
Kurban bayramından kurban bayramına et yiyebilen insanların birkaç saniyelik bir gecikme nedeniyle o güzel etleri köpeklere yedirecek olmasına yol açan dinsel inanışın gücüydü beni sessizleştiren.
O etlerin yenmesinin mümkün olmadığını çok iyi anlamıştım. Eğer Hidayet, o etleri çocuklarına yedirmiş olsa, bırakın köyü, çevredeki bütün köylerde, kasabada, kasaba pazarında, köyden çalışmak ve iş kurmak için gidilen büyük şehirde, bu olayın yıllarca konuşulacağını çok iyi anlamıştım.

Mundar et yenilemezdi, yenilmedi de…Kurtların sürüye saldırısını engelleyemeyen köpeklere ziyafet oldu, “mundar” toklunun güzelim etleri…

CİN DÜĞÜNÜ (Öykü)

Siz inanır mısınız bilmiyorum ama ben; cine, periye, şeytana…inanmıyordum. Ama bu konuda o kadar yalnızdım ki ne zaman cin, peri dense dımdızlak, yapayalnız orta yerde kalıyor, hem doğduğum şehirdeki tanıdıklarım hem de öğretmenlik yaptığım köydekiler, bunlara inanıyor, benim inançsızlığıma şaşıyor, şaka yaptığımı sanıyorlardı.

Biraz da bu nedenle olacak, beni bu inançsızlığımla suçlamıyor, yine de seviyorlardı. Ben bilmiyordum, belki onlar da bilmiyor, belki de biliyor, cinlere inanmayanın müslüman olmayacağını söylemiyorlardı. Kuran’da varmış, çok sonra öğrendim. O zaman söyleselerdi kendimi, köylülerin yanında nasıl savunurdum bilemiyeceğim, bu konulardaki bilgimin yetersiz olduğunu şimdi daha iyi anlıyor, daha doğru değerlendirebiliyorum.
Çocukken annemden, amcamın eşi Ayşe Abladan, komşu kadınlardan, sık sık cin, şeytan hikayeleri duyardım. “…Damda ayakta işememeliydik, gece tırnak kesmemeli, ıslık çalmamalı, “onları” çağıracak davranışlardan kaçınmalıydık. Kör Ahmet’in küçük oğlunu cin çarpmış da ağzı yüzü yamulmuş, yok Hürriyet Mahallesi’nde, Berber Hüsnü’nün kızı, cinleri görüp çok korkmuş geceleri altına kaçırıyormuş, Arabacı Musto’nun karısı korkup damdan düşmüş de, neler neler anlatılırdı…”

Bilmem korkudan, belki biraz inanma isteğinden yapılmaması istenilen şeyleri yapmaktan çekinirdim. Ama işin özünde, manevi dünyadan uzaktım, bu uzaklık; cin, şeytan, melek, peri gibi her kılıkta ve şekilde karşımıza çıkacağı söylenilenlere inanmamı engelliyordu.

***

Ankara’nın en uzak köylerinden birine tayin edilmiştim. Üniversiteye devam edebilmek için, ülkenin uzak, unutulmuş, haftanın her günü bulgur yemeği yenilen, memleketin en büyük barajının yapıldığı nehrin kıyısındaki köyden, Ankara’ya naklimi sağlamıştım.
Tayin işi öyle kolay olmamıştı, kaç sefer Ankara’ya birileriyle gidip gelmiş, Meclis’ten birilerinin aracılığını istemiştim, ama olmuyordu, sonunda Kızılay’da avukatlık yapan, rahmetli babamı tanıyan eski milletvekilinin gönderdiği Bakanlıkta, sonraları YÖK üyeliği yapacak olan Müsteşar yardımcısının karşısındayım. Odası kalabalık, beni şöyle tepeden aşağı süzdükten sonra, devam edeceğim fakültenin ismini duyunca, sormuştu müsteşar yardımcısı: ” Oğlum ne işin var O okulda, yoksa solak mısın sen?” Ter içinde kalmış, güç bela yanıtlamıştım sorusunu… “Yok efendim! çok istiyordum o okulu, ondan tayin istiyorum…”

***

Birkaç ay sonra Silahlı Kuvvetler yönetime el koymuş, ben artık tayinim olmaz derken, sağ olsun müsteşar yardımcısının tayinimi yaptırmış olduğunu öğrenmiştim. Ankara’nın içinde, bazı okullardaki depo öğretmenliğinin ardından, işte o en uzak köye tayinim yapılmıştı. Hem okuduğum okul, hem de benim düşüncelerini hiç gizleyemeyen, beceremeyen sözlerim nedeniyle solcu olduğum tüm köy tarafından öğrenilmişti. İyiydim, hoştum, efendiydim, namusluydum, çocuklarını okutuyordum amma hiç olmazsa bir cuma namazı olsun kılsam ne iyi olurdu. Cenaze namazı bile kılmıyordum ama yine de bana ilişmiyorlar, sevip sayıyorlardı.

Sohbet ediyordum köylülerle, hem köy odasında, hem de evlerine giderek, elektriksiz, gaz lambasının ışığında, çay içerken her şeylerden konuşuyorduk. Bilmiyordum ama saygısızlık da etmiyor, din mevzularına fazla girmiyordum. Köylüler için çok önemliydi oysa, köyden imam hatipten sonra tıp fakültesine giden biri vardı ama köylüler onun doktor değil, El Ezher’e gidip din adamı olmamasını eleştiriyor, tıp okumasından memnun olmadıklarını söylüyorlardı. Ben doğrusunun doktor olması olduğunu söylesem de pek ipleyen yoktu…

Sohbetler ister istemez o mevzulara gelip duruyordu, ben cin, şeytan, peri filan inanmam deyince, Hacı Durmuş Dayı köye gelirken, “Yayalar’dan aşağı kıvrıldığında düğünlerine rast gelirsen inanır mısın, inanmaz mısın o zaman görürüm ben” demişti de, gülüp geçmiştim…

***

Ankara’ya iki haftada bir gidiyor, arkadaşlarda pazar akşam üzerine kadar zaman geçiriyor, sonra Anadolu Garajı’na gidip otobüse biniyordum. O gün, arkadaşlarla biraz daha fazla zaman geçirmek, tam anımsamıyorum belki de televizyondaki maçın bitmesini beklemekten dolayı biraz gecikmiş saatte, İstanbul asfaltında, köy yolunun başında otobüsten indiğimde, soğuk ama ay parlaklığı olan bir gece başlıyordu. Daha on beş, yirmi gün önce, kurtlarla karşılaşmama ramak kalan mezarlığın yanından geçmiş, hayaller kurarak yürümeye devam ediyordum.
Y. köyünü geçip bir vakit yürüdüm, yol üzerinde, dereye inmeden önce, çok uzak da olsa öğretmenlik yaptığım köyün, açık havalarda görünen, birkaç sönük ışığını görmek için tepeden köy tarafına bakıp bakmadığımı hatırlamıyorum ama, yokuştan aşağı kıvrılırken duyduğum seslerle birden zınk diye durduğumu, bugünmüş gibi snımsıyorum.

Duyduğum sesler, şıngır mıngır sanki çalgı sesleriydi, durup derin bir sessizlikte dinlediğimde kulağıma hiçbir ses gelmemişti ama neydi o biraz önceki sesler… Gayri ihtiyari hızlı hızlı yürüdüğümü çok iyi anımsıyorum. Çünkü tam da Hacı Durmuş dayının “düğünlerine denk gelirsen, görürüm ben seni” dediği mevkideydim. Sesler artmıştı, bu okuduğum bir öyküdeki; ” bir ses gelsin de nereden gelirse gelsin” gibi sevinilecek bir ses değildi…

Korkuyla daha da hızlandım. Yol, kıvrıla kıvrıla dere kıyısına doğru indiği için mi, yoksa korkudan mı o kadar hızlandım bilmiyorum ama köye her zamankinden daha çabuk vardığımı biliyorum. Hızlanınca artan, durup dinleyince duyulmayan seslerin, üstümdeki parkanın kolundaki metallerin birbirine çarpmasından kaynaklandığını, köye varmadan dereden tepeye çıkarken anlamasam, yolun kalan kısmını yürürken rahat olur muydum bilmiyorum ama “cin düğünü” ne rast geldiğime hiç inanmadım desem yalan söylemiş olurum.

***

Cin, şeytan, peri hikayelerine bugün de inanmıyorum ama gençlik günlerinin o “cin düğününe” inanmayan halimin iki şıngır mıngır sesle nasıl sarsıldığını, o esnada bildiğim duaları okuyup okumadığımı bir hatırlasam diye belleğimi zorladığımı çok iyi biliyorum..
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, açık hava ve doğa